Bağımlılıkla mücadelede medyanın etkisi, dijital çağın en önemli toplumsal meselelerinden biri olarak öne çıkıyor.
ÖZDER Genel Başkanımız ve Cumhurbaşkanlığı Eğitim ve Öğretim Politikaları Kurulu Üyesi Sayın Ahmet Akça’nın katıldığı “Bağımlılıkla Mücadelede Medyanın Rolü” panelinde; medyanın çocuklar ve gençler üzerindeki etkisi, dijital bağımlılık, doğru iletişim dili ve toplumsal farkındalık konuları alanında uzman isimlerle birlikte ele alındı.
Toplumumuzun geleceği için farkındalık oluşturmaya katkı sunacak bu önemli panelde Genel Başkanımızın gerçekleştirdiği konuşmanın tam metnini bilgilerinize sunuyoruz.
BAĞIMLILIK: FAZLA OLANIN DEĞİL, EKSİK OLANIN HİKÂYESİ
Değerli katılımcılar, kıymetli eğitimciler, sevgili veliler ve basın mensupları,
Bugün bağımlılığı konuşuyoruz. Ancak bağımlılığı yalnızca bir maddeye, bir ekrana ya da kontrol edilemeyen bir davranışa indirgemek, meselenin özünü gözden kaçırmaktır.
Meselenin özü şudur:
Bağımlılık çoğunlukla bir çocuğun hayatındaki “fazla olan” bir şeyden önce, “eksik olan” bir şeyin yardım çağrısıdır.
Eksik olan bazen ilgidir, bazen aidiyettir. Bazen güven duygusudur, bazen başarabileceğine dair inançtır. Bazen de kendisini duyacak, anlayacak ve yargılamadan yanında duracak bir yetişkindir.
Bu yardım çağrısı, aynı zamanda sorunu da çözümü de nerede arayacağımız konusunda bize yol gösterir.
İRADE ZAYIFLIĞINDAN ÖTE: KONTROLÜN EL DEĞİŞTİRMESİ
Bağımlılık; kişinin zarar gördüğünü bilmesine rağmen bir maddeyi kullanmayı veya bir davranışı sürdürmeyi kontrol edememesi, bundan uzak kaldığında yoğun huzursuzluk yaşaması ve hayatının diğer alanlarını giderek ihmal etmesidir.
Dolayısıyla bağımlılıktan sadece “bir şeyin kötü niyetle çok kullanılması” şeklinde söz edemeyiz.
Asıl mesele, kişinin hayatı üzerindeki kontrolünün giderek kullandığı maddeye, oyuna, telefona, sosyal medyaya ya da başka bir davranışa geçmesidir.
Burada iradenin zayıflaması kadar, kontrolün kaybından da söz ediyoruz.
“BUNU YAPMA” DEMEK NEDEN YETMEZ?
Tam da bu sebepten bağımlılıkla mücadelede çocuğa yalnızca “Bunu yapma.” demek yeterli değildir.
Çocuğun neden o davranışa sığındığını anlamak gerekir. Çünkü bağımlılık çoğu zaman görünen sorun değil, görünmeyen bir sorunun dışarıya yansıyan belirtisidir.
Eğitimde karşılaştığımız şiddet, akran zorbalığı, akademik başarısızlık, okuldan uzaklaşma, dikkat sorunları, yalnızlık ve psikolojik güçlükler ile bağımlılık arasında tek yönlü değil, çift yönlü bir ilişki bulunmaktadır.
ÇOCUK NEYE SIĞINIYOR?
Örneğin kendisini başarısız hisseden bir çocuk, gerçek hayatta elde edemediği başarı duygusunu dijital oyunlarda arayabilir.
Arkadaş grubunda dışlanan bir öğrenci, aidiyet ihtiyacını çevrim içi topluluklarda karşılamaya çalışabilir.
Kaygı yaşayan bir genç, duygularıyla baş etmek yerine saatlerce video izleyerek kendisini uyuşturabilir.
Şiddete maruz kalan bir çocuk, içinde biriken öfkeyi dijital ortamlarda başkalarına yöneltebilir.
Ancak süreç burada sona ermez.
Başlangıçta sorunlardan kaçmak için kullanılan bağımlılık nesnesi, zamanla yeni sorunlar üretmeye başlar. Uyku bozulur, dikkat azalır, ders başarısı düşer, aile içi çatışmalar artar, sosyal ilişkiler zayıflar.
Çocuk daha yalnız ve daha öfkeli hâle geldikçe bağımlı davranışa daha fazla yönelir.
KAÇIŞIN BÜYÜTTÜĞÜ KISIR DÖNGÜ
Böylece bir kısır döngü oluşur:
Çocuk sorundan kaçmak için bağımlılığa yönelir; bağımlılık ise çocuğun kaçtığı sorunu daha da büyütür.
Bu nedenle akademik başarısızlığı yalnızca “çalışmamak”, şiddeti yalnızca “disiplinsizlik”, bağımlılığı ise yalnızca “yanlış tercih” olarak değerlendiremeyiz.
HER DAVRANIŞIN ARKASINDA BİR HİKÂYE VARDIR
Her davranışın altında bir ihtiyaç, her ihtiyacın arkasında da anlatılmayı bekleyen bir hikâye vardır.
Bir öğrenci aniden derslerden uzaklaşmışsa, sürekli öfkeleniyorsa, arkadaş ilişkileri bozulmuşsa, okula gitmek istemiyorsa veya kendisini odasına ve ekranına kapatıyorsa yetişkinler davranıştan çok, davranışın altında yatan sebebe odaklanmalıdır.
Çünkü çocuk davranışıyla problem çıkarmıyor olabilir; yaşadığı problemi davranışıyla anlatmaya çalışıyor olabilir.
O hâlde unutmamamız gereken şudur:
Bağımlılıkla mücadele, çocuğa karşı yürütülen bir mücadele değildir. Çocukla birlikte, çocuğu bağımlılığa sürükleyen şartlara karşı yürütülen bir mücadeledir.
ÖĞRETMENİN GÖREVİ: NOTU DEĞİL, DEĞİŞİMİ DE GÖRMEK
Burada eğitimcilere önemli görevler düşmektedir.
Öğretmenler yalnızca akademik başarıyı değil, öğrencinin davranışlarındaki ve duygusal durumundaki değişimleri de izleyebilmelidir.
Okullarda bağımlılık belirtilerini tanımaya yönelik öğretmen eğitimleri yapılmalı; rehberlik servisleri yalnızca kriz ortaya çıktığında başvurulan birimler olmaktan çıkarılmalıdır.
VELİLERE: DENETİMDEN ÖNCE İLİŞKİ
Veliler açısından temel mesele yalnızca denetim değil, ilişkidir.
Çocuğun telefonunu kontrol etmek, onun dünyasını anlamak anlamına gelmez.
Yasak koymak bazen gerekli olabilir. Fakat güven ilişkisi kurulmadan uygulanan her yasak, çocuğu davranıştan değil, yalnızca yetişkinin gözetiminden uzaklaştırır.
POLİTİKA YAPICILARA: BAĞIMLILIK TEK BİR KURUMUN MESELESİ DEĞİLDİR
Politika yapıcıların görevi, bağımlılığı yalnızca sağlık veya güvenlik sorunu olarak değil; eğitim, aile, çocuk koruma, kültür, medya ve teknoloji politikalarının ortak konusu olarak ele almaktır.
Önleyici çalışmalar proje dönemleriyle sınırlı kalmamalı; eğitim sisteminin sürekli ve ölçülebilir bir parçası hâline getirilmelidir.
MEDYAYA: GÖRÜNÜR KILARKEN NORMALLEŞTİRMEYİN
Basın ve medya da bağımlılığı sansasyonel olaylar üzerinden değil, toplumsal sorumluluk çerçevesinde ele almalıdır.
Bağımlı bireyi damgalayan, aileleri suçlayan veya şiddet görüntülerini tekrar tekrar yayımlayan bir medya dili çözüm üretmez; sorunu görünür kılarken aynı zamanda normalleştirebilir.
O zaman çocuğu bağımlılıktan korumak için yalnızca çocuğun davranışını değil, çocuğu çevreleyen yetişkinler dünyasını da değiştirmeliyiz.
Çünkü dünya değişirken bizim bu değişimle ne yaptığımız, çocuklarımızın da örnek aldığı bir ayna görevi üstleniyor.
DİJİTAL DÜNYA: TEKNOLOJİYE DEĞİL, TESLİMİYETE KARŞIYIZ
Dünyanın değişiminde en büyük payı dijitalleşme alıyor kuşkusuz.
Dünya dijitalleştikçe “dijital bağımlılık” eğitimin en büyük sorunlarından biri hâline geliyor.
Dijital teknolojiler çocuklarımızın eğitimine, bilgiye erişimine ve dünyayla iletişimine büyük imkânlar sunmaktadır. Dolayısıyla teknoloji karşıtı olmak, çağın gerekleriyle buluşan bir tutum olamaz.
Zaten çekincemiz teknolojiye değil, teknolojinin çocuğun zamanını, dikkatini, ilişkilerini ve iradesini ele geçirmesinedir.
Çünkü ekran bir araç olmaktan çıkıp hayatın merkezine yerleştiğinde, teknoloji çocuğa hizmet etmeyi bırakır; çocuk teknolojiye hizmet etmeye başlar.
RAKAMLARIN ANLATTIĞI DİJİTAL GERÇEKLİK
Araştırmalar da bunu göstermektedir.
Türk Eğitim-Sen’in 2024 yılında yayımladığı “Türkiye’de Dijital Bağımlılık Araştırma Raporu”, dijital araçlarla çocukların yaşamları arasındaki ilişkinin eğitim kademeleri ilerledikçe nasıl güçlendiğini göstermektedir.
İlkokul öğrencileri arasında en fazla sahip olunan dijital araç yaklaşık yüzde 67 ile tabletken, ortaokul öğrencilerinin yaklaşık yüzde 65’inin, lise öğrencilerinin ise yüzde 89’unun akıllı telefona sahip olduğu görülmektedir.
Araştırmaya göre ilkokul öğrencileri dijital teknolojileri daha çok oyun oynamak ve video izlemek amacıyla kullanmaktadır.
Ortaokul döneminde oyun ve videoya sosyal medya kullanımı eklenmekte; lise döneminde ise sosyal medya ve video izleme daha belirgin hâle gelmektedir.
EKRAN SÜRELERİ: GÖRMEZDEN GELEMEYECEĞİMİZ TABLO
Ekran sürelerine ilişkin veriler daha da dikkat çekicidir.
İlkokul öğrencilerinin yüzde 17,6’sı günde 3-5 saat, yüzde 7,1’i ise 6 saatten fazla oyun oynadığını belirtmektedir.
Ortaokul öğrencilerinin yüzde 22,7’si sosyal medyada 6 saatten fazla zaman geçirdiğini ifade etmektedir.
Lise öğrencilerinin yüzde 22,7’si sosyal medyayı günde 3-5 saat, yüzde 5,2’si ise 6 saatten fazla kullanmaktadır.
Araştırmada ayrıca ortaokul ve lise öğrencilerinde oyun oynama süresi arttıkça akademik başarının anlamlı biçimde düştüğü; hiç oyun oynamayan veya daha sınırlı sürelerle oynayan öğrencilerin akademik başarılarının, günde 3-5 saat ya da 6 saatten fazla oyun oynayan öğrencilere göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir.
DİJİTAL BAĞIMLILIK SINIF, GELİR VE BAŞARI SEÇMİYOR
Daha da önemlisi, lise öğrencilerindeki dijital bağımlılık riskinin aile gelir düzeyi, anne eğitim düzeyi veya öğrencinin akademik başarı düzeyiyle anlamlı biçimde değişmediği görülmektedir.
Bu sonuç bize dijital bağımlılığın belirli bir ekonomik veya kültürel gruba ait olmadığını göstermektedir.
Dijital bağımlılık, bazı ailelere ya da bazı çocuklara özgü bir sorun olmanın çok ötesinde, bütün çocukların karşı karşıya olduğu ortak bir gelişim riskidir.
SADECE NOTLAR DEĞİL, ÇOCUĞUN ZİHNİ DE ETKİLENİYOR
Fakat dijital bağımlılığa yalnızca notların düşmesi ya da ekran başında geçirilen sürenin artması olarak bakamayız.
Çocuğun dikkat sistemi, sabır kapasitesi, empati becerisi ve öfke kontrolü de dijital ortamın yapısından etkilenmektedir.
Sürekli ve hızlı uyaranlara alışan çocuk için sınıfta öğretmeni dinlemek, bir metni sonuna kadar okumak, sırasını beklemek veya bir problem üzerinde uzun süre düşünmek giderek zorlaşabilmektedir.
Çünkü dijital platformlar çocuğa “hemen haz” sunarken eğitim, “emek vererek ve zaman içinde sonuç alma” becerisi kazandırmaya çalışır.
Eğitim sabır ister; dijital bağımlılık ise çocuğa beklememeyi öğretir.
EKRAN EMPATİYİ AZALTTIĞINDA
Dijital bağımlılık ile akran zorbalığı ve şiddet arasında da dikkatle ele alınması gereken bir ilişki vardır.
Çocuklar dijital ortamlarda hakaret, aşağılama, dışlama ve şiddet içerikleriyle tekrar tekrar karşılaştıklarında bu davranışları olağan iletişim biçimleri olarak algılayabilirler.
Ekran karşısında şiddet ile gerçek sonuçları arasındaki bağ zayıflar.
Bir yorumla arkadaşını aşağılayan çocuk, karşısındaki kişinin yüzünü, gözyaşını ve yaşadığı kırılmayı görmez.
Empatiyi mümkün kılan insanî temas ortadan kalktığında zorbalık daha kolay, daha hızlı ve daha kalıcı hâle gelir.
ZORBALIK ARTIK OKUL KAPISINDA BİTMİYOR
Üstelik geleneksel zorbalık okul kapısında sona erebilirken dijital zorbalık çocuğun evine, odasına ve gecesine kadar ulaşmaktadır.
Eskiden çocuk zorbalıktan eve kaçabiliyordu; bugün zorbalık çocuğu cebindeki telefonla evine kadar takip ediyor.
Şiddet içerikli oyunlar veya videolar tek başına her çocuğu şiddete yöneltmez.
Ancak öfke kontrolü zayıf, aile ilişkileri sorunlu, dışlanmış veya psikolojik olarak kırılgan çocuklarda sürekli şiddet içeriğine maruz kalmak; duyarsızlaşmayı, saldırgan dil kullanımını ve şiddeti bir problem çözme yöntemi olarak görme eğilimini güçlendirebilir.
SADECE “KAÇ SAAT?” DİYE SORMAYIN
Bu nedenle yalnızca “Kaç saat ekrana bakıyor?” sorusunun yanında şu soruları da sormalıyız:
Çocuk ekranda ne görüyor?
Kiminle iletişim kuruyor?
Hangi duyguyla ekrana yöneliyor?
Ekrandan ayrıldığında nasıl davranıyor?
Gerçek hayattaki sorumluluklarını sürdürebiliyor mu?
Bu ve benzeri sorular, bir yol haritası çizmek için ihtiyacımız olan sorulardan bazılarıdır.
Bu soruların cevaplarının peşine düşmeli ve cevaplar üzerinden çözümler üretmeliyiz.
Ben bu cevaplar üzerinden dijital bağımlılıkla mücadelede beş temel adım öneriyorum.
BİRİNCİ ADIM: RİSKİ KRİZE DÖNÜŞMEDEN GÖRMEK
Her okulda öğrencinin ekran kullanımı, uyku düzeni, akademik durumu, devamsızlığı, akran ilişkileri ve davranış değişikliklerini birlikte değerlendiren bir Dijital İyi Oluş İzleme Sistemi kurulmalıdır.
Amaç öğrenciyi etiketlemek değil, riski erken fark etmektir.
İKİNCİ ADIM: HER YAŞA AYNI REÇETEYİ UYGULAMAMAK
Velilere yalnızca “Ekran süresini azaltın.” denilmemelidir.
İlkokul, ortaokul ve lise dönemlerinin özelliklerine göre ayrı aile eğitimleri hazırlanmalıdır.
Çünkü ilkokul çocuğuna uygulanacak rehberlikle lise öğrencisine uygulanacak yaklaşım aynı olamaz.
ÜÇÜNCÜ ADIM: EKRANI ALMAK DEĞİL, BOŞLUĞU DOLDURMAK
Okullarda “telefon yasağı” tartışmasının ötesine geçilmelidir.
Telefonun nerede ve ne zaman kullanılmayacağı kadar, çocukların telefonsuz zamanlarda ne yapacağı da planlanmalıdır.
Spor, sanat, kitap, akran etkileşimi ve sosyal sorumluluk faaliyetleri güçlendirilmeden yalnızca ekranı kaldırmak, bağımlılığın bıraktığı boşluğu doldurmaz.
Çocuğun elinden ekranı almak çözümün yarısıdır; ekranın yerine anlamlı bir hayat koymak çözümün kendisidir.
DÖRDÜNCÜ ADIM: DİJİTAL OKURYAZARLIKTAN DİJİTAL ÖZ DENETİME
Çocuklara dijital okuryazarlığın yanında dijital öz denetim öğretilmelidir.
Bildirimleri kapatma, zaman sınırı belirleme, güvenilir içerik seçme, çevrim içi çatışmaları yönetme, siber zorbalığı bildirme ve dijital ortamda empati kurma becerileri müfredatın parçası olmalıdır.
BEŞİNCİ ADIM: SORUMLULUĞU SADECE ÇOCUĞA YÜKLEMEMEK
Medya kuruluşları ve dijital platformlar da sorumluluk üstlenmelidir.
Çocuğun dikkatini mümkün olduğunca uzun süre ekranda tutmak üzerine kurulu tasarımlar, sınırsız bildirimler, otomatik oynatmalar ve yaşa uygun olmayan içerik önerileri yalnızca bireysel tercihle açıklanamaz.
Çocukların dijital haklarını koruyan daha güçlü düzenlemelere ihtiyaç vardır.
BAŞARIYI NEYLE ÖLÇECEĞİZ?
Sonuç olarak bağımlılıkla mücadelede başarımızı, kaç telefonu topladığımızla veya kaç siteyi engellediğimizle ölçemeyiz.
Başarımızı;
kaç çocuğun yeniden arkadaşlarıyla konuşmaya başladığıyla,
kaç öğrencinin kendisini değerli hissettiğiyle,
kaç ailenin çatışmak yerine iletişim kurabildiğiyle
ve kaç gencin kendi davranışlarını yönetme becerisi kazandığıyla ölçmeliyiz.
TEKNOLOJİNİN YÖNETTİĞİ DEĞİL, TEKNOLOJİYİ YÖNETEN NESİLLER
Çocuklarımızı teknolojiden tamamen uzak bir dünyaya hazırlayamayız.
Fakat onları teknolojinin yönettiği değil, teknolojiyi bilinçle yönettikleri bir hayata hazırlayabiliriz.
Çocuklarımızın elindeki ekran küçüktür; fakat o ekrandan içeri giren dünya çok büyüktür.
Bu nedenle görevimiz yalnızca ekranı sınırlamak değil, çocuğun iç dünyasını güçlendirmektir.
Çünkü iç dünyası güçlü olan çocuk, dışarıdan gelen her çağrıya teslim
olmaz.







